Siber Saldırılar Dünya Barışını Nasıl Tehdit Ediyor?

Günümüz dünyasında siber savaş gerçeğini inceleyen “Babel Minute Zero” kitabının yazarı Guy-Philippe Goldstein, 2011 yılının Ekim ayında TED Talks‘ta yaptığı konuşmasında ulusların gittikçe güçlenen siber silahlarından ve bu gücün doğurduğu tehlikelerden bahsediyor.

Goldstein konuşmasına, dijital dünyada başlayan bir savaşın, kolayca silahların konuşacağı gerçek bir savaşa dönüşebileceğini söyleyerek başlıyor. Bu sanal silahların somut etkilerini görmenin çok da zor olmadığını ise 1982’deki Soğuk Savaş örneğini vererek gösteriyor. Verdiği örnekte, CIA’in Sibirya’daki boru hattını yönetmek için kullanılan sistemin içine sızarak, Hiroşima’nın dörtte biri büyüklüğünde bir patlamaya sebep olduğunu söylüyor. Goldstein daha sonra günümüze yakın bir tarihten örnek vererek, 2008 yılında siber korsanların Brezilya’daki bir şehrin karanlığa gömülmesine sebep olduğunu hatırlatıyor.

Aynı yılın Aralık ayında, Amerika’nın Irak ve Afganistan’daki savaşları yönettiği CENTCOM’un bilgi işlem sistemine virüslü USB bellekler kullanarak sızılmasıysa, Amerikalıları büyük ölçüde endişelendiren bir olay. Bu endişe, mecliste siber saldırıların kitle imha silahları kadar tehlikeli olabileceği kararıyla son buluyor. Bunu takip eden beş yıl boyunca siber savaş güçlerini artırmak için 30 milyar dolar harcama kararı alıyorlar.

Gerçek düşman kim?

Günümüzde Kuzey Kore ve İran gibi ülkelerin siber savaş güçleri bulunuyor. Fakat Goldstein kendimize şu soruyu sormamız gerektiğini düşünüyor: Sorun düşmanımızın kim olduğu mu, yoksa siber silahların varlığı mı? Goldstein, tarih boyunca nükleer silahlardan tanklara, tüm askerî gelişmelerin dünyanın kaderini değiştirdiğini ve barışı bozduğunu hatırlatarak, siber silahlara temkinli yaklaşmamız gerektiğini söylüyor.

Bir ülkenin siber savaş gücünü ülkesini korumak amaçlı mı, yoksa saldırı amaçlı mı kurduğunu bilemeyecek olmak, Goldstein’i endişelendiriyor. Siber silahların ardında iz bırakmıyor oluşu, ülkeye kimin saldırdığını da bilemeyecek olmayı beraberinde getiriyor. Dolayısıyla bu noktada yanlış bir strateji izlemek, diplomatik açıdan ilişkilere zarar getirebiliyor.

Kime karşı savaşıyoruz?

Goldstein bu konuda, 2007 yılında Estonya’nın yaşadığı krizi örnek veriyor. Banka ve iletişim sistemlerine sızılan Estonya, bu saldırı için Rusya’yı suçlamasına rağmen, aradığı desteği NATO’dan bulamıyor. Çünkü Goldstein’in daha önce de söylediği gibi, bu saldırın ardında kimin olduğunu kesin olarak bilmenin bir yolu yok. Goldstein, karşınızdaki ülkenin siber gücünü saldırı için mi, yoksa savunma için mi kullanacağını bilmemenin, büyük ihtimalle anlaşmazlıklara ve çatışmalara sebep olacağını söylüyor.

Siber savaşlar, eskisi gibi belirli çizgileri ve sınırları olmayan mücadeleler. Hiçbir ülke,  komşusunun ona saldırmaya hazırlanıp hazırlanmadığını ön göremiyor. Goldstein bu konuda Thomas Schelling’den alıntı yaparak şunu söylüyor, “Eğer karşımdakinin saldırıp saldırmayacağından emin değilsem, ilk hamleyi ben yapar ve ilk ben saldırırım.” Bu düşünceyi benimseyen Amerika Birleşik Devletleri, 2010 yılında olası siber saldırılara karşı önceden tepki vermeyi düşündüklerini de açıklıyor.

Bugünün gücü, yarının felaketi

Goldstein’e göre siber silahlar, kullandığımız silahların yerini almıyor, sadece korkularımıza bir yenisini daha ekliyor. Dolayısıyla bu soruna kolektif bir çözüm getirebilmek için Avrupa’nın, NATO’nun, ABD’nin, hatta Rusya ve Çin’in bile birlikte çalışması gerektiğini düşünüyor.

Goldstein konuşmasını, askerî araştırmalardan doğan bu gücün, eğer dikkatli olmazsak yarın dünya barışının sonu olabileceğini söyleyerek bitiriyor.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.